füzyoN SAHNE | Resim Köşesi

Yaşanmamış İzler

Rüya Çevik
Rüya Çevik, "Yaşanmamış İzler" tablosu

Rüya Çevik

Mektup

İçinde yaşadığım çağa,

Müzik az önce durdu. Kutunun içindeki küçük kadının kolu havada kaldı. Başını çevirecekmiş de bir şeyi hatırlamış gibi. Elim anahtara gitti. Sonra çekildi. Bir şey durur durmaz onu yeniden çalıştırmak gerektiğini nereden öğrendim? Belki yalnızca şarkıyı seviyordum. Ve şarkı sustuğunda zihnime miras bıraktıklarını. İçimde durmuş bir müziğin ne kadar yer kaplayabildiğini gördüm.

Sana yazıyorum, çünkü sesin durmasından hoşlanmayan sensin.

Önce bir insana yazmayı düşündüm; adını koyarsam her şeyi anlatabileceğim birine. Fakat yazdıkça onun yüzünün arkasından bir oda, odanın arkasından çocukluğum, oradan da hiç tanımadığım insanların benim için uygun bulduğu hayatlar çıkıyordu. Bazı günler çocukluğumun hâlâ sevdiğim yerlerini elimle yoklar gibi oluyorum. Dokunduğumda acımıyor, yalnızca orada olduğunu anlıyorum. Biten bir şeyin bütün eşyalarını alıp gitmediğini insan böyle öğreniyor.

Her şey, her zaman kalabalık hissettiriyor. Hep bir geleceğe kira verilmiş ümitler. Bir yanıyla zaman geçmezken bir yanıyla aceleye getirilmiş toparlanmalar. Bir hayalimden daha vazgeçmeden önce aklımdan geçen makul cümleleri düşünüyorum bir kez daha. Hepsini bana başkaları söylemedi. Bazılarını ben buldum. Üstelik güzel söyledim ve kimsenin canı yanmasın istedim. Kendi canımı, kimsenin içine katmayı unutuyordum.

Yıllar önce başka bir şehirden gelen davet mektubunu bir akşam sofraya koymuştum. Sıradanlığı yırtıp geçen bir talih gibiydi. Kâğıdın kat yerini başparmağımla düzleştiriyordum. Mürekkebe dokunursam sevincimin anlaşılacağından çekinir gibi. Orada okuyabilirdim ve bilmediğim sokaklarda adımı kimseye açıklamadan yürüyebilirdim. Birinin bana nasıl olduğumu soracağı, cevabımı önceden bilmeyeceği bir hayat düşünüyordum.

Gidebilirdim ve belki engel olan çıkmazdı. Herkes beni düşünürdü eminim. Yaşamımı, hayallerimi, yalnızlığımı, kışın ne kadar üşüyeceğimi. Sonra konuşma, yokluğumda nelerin zorlaşacağına gelirdi. Sevdiğim biri sessizleşirdi. Şarkısı bitmiş bir müzik kutusu gibi. Ya kolu tekrar çevir ya da kapağı kapat demek olan o an. Kimsenin büyük bir şey söylediği yoktu. Yalnızca her küçük kaygı, benim gitmemin önüne dikkatle bırakılıyordu. En sonunda kendi arzum, masadaki en düşüncesiz şey gibi göründü bana.

Hiçbiriniz bana gitme demediniz. Hepiniz beni düşündünüz. Bazı geceler bunun için size kızıyorum. Sabah olunca geçiyor. Geçmesi daha kötü.

“Biraz bekleyeyim,” dedim. Bekledim. Mektubu bir çekmeceye koydum. Sonra ev değiştirirken yanıma aldım. Demek gidemediğim yere ait bir kâğıdı başka evlere taşıyabiliyordum. Yıllarca buna gülmedim. Bu gece biraz güldüm. Kederin içinden çıkmadan da bir şeyin tuhaflığı görülebiliyormuş.

Yine de, yaşamım, bütün bu incelikli açıklamaların sonunda kararı verenin ben olduğumu söyleyip masadan kalkamazsın. Şimdi bazen, hiç yaşamadığım bir sabahı özlüyorum. O şehirde küçük bir mutfak. Pencerenin hangi yöne baktığını bilmiyorum. Yine de oraya bir kavanoz koymuşum. Kendime hazırladığım bir kahvaltı, masanın üzerinde açık duran bir kitap, kimsenin beni beklemediği bir saat ve bir oda. Ne kadar cömertim yaşamadıklarıma karşı. Oradaki kirayı hiç ödemedim, ateşlendiğim bir geceyi geçirmedim, kimseyi yanlış sevmedim. Hayalimdeki kadının bütün güçlüklerini kapıda bırakmışım. Onu bu yüzden benden daha özgür sanıyor olabilirim.

Yaşanmamış bir hayatın üzerine istediğimiz sonucu yazmak ne kolay. İtiraz edecek kimse bulunmuyor içinde. Yine de içimdeki kadınlar birbirleriyle pek anlaşamıyor. Giden, kalana biraz acıyor. Kalan, gideni hiçbir şeyin bedelini bilmemekle suçluyor. Bir başkası ikisini de dinlemeden pencereyi açmak istiyor. Hiçbiri ötekinin yerine geçmiyor. Yan yana duruyorlar. Aralarındaki dikiş dışarıdan görünüyor. Kapatmayı denedim, beceremedim. Bu gece en çok pencereyi açmak isteyene yaklaşabiliyorum. İçerisi havasız.

Saçlarımı açtığımda hepsi birbirine karışıyor. Annemin parmaklarını hatırlıyorum. Çocukken saçımı tararken düğümün hemen üstünden tutardı. Canım acımasın diye. Bazen dalar, aynı yeri uzun uzun tarardı. Aynadan yüzüne bakardım. O sırada nerede olduğunu hiç sormadım. Şimdi kendi başımın arkasına uzandığımda onun eline benzeyen bir el buluyorum. Bana bıraktıklarının içinde, benim öğrenemediğim bir hayatı da vardı.

Onu yalnızca sustuğu yerlerden tanımak istemem. Bazen mutfakta bir şarkının yalnızca ortasını söylerdi. Başını bilmezdim. Sonunu da. Bir gün sormayı düşünmüştüm. İnsan bazı soruları, soracağı kişi hep orada kalacakmış gibi erteliyor.

Kutudaki kadın hâlâ aynı yerde. Çocukken onun bir yere varmadığını fark etmemiştim çünkü dönebilmesi yetiyordu.

Sen, beni bir süre kendi hâlimde bırakmakta zorlanıyorsun. Sustuktan sonra neyi anladığımı, acımdan ne öğrendiğimi, bütün bunların beni nasıl güçlendirdiğini duymak istiyorsun. Oysa bazı günler hiçbir şey öğrenmedim. Yalnızca yoruldum. Yorgunluğumu işe yarar bir sonuca bağlayamayacağım. Bir kadının başından geçenlerin, sonunda onu başkaları için daha anlayışlı biri yapması gerektiğine de söz veremiyorum.

Bu mektubu o yüzden kapatacağım. İçindeki her şeyi bugün açıklayacak durumda değilim. Yazarken bazı cümleleri sana daha güzel görünmek için değiştirmedim. Yine de aralarında senin beğenini arayan bir ses kalmıştır. Bunca yıl içimde yaşamış olmanın böyle küçük sonuçları var. Seni bir akşamda dışarı çıkaramıyorum.

Kâğıdı, yıllar önce gelen davetin zarfına koydum. Eskisini çıkarmadım. İkisi orada birbirine değiyor. Mühür soğudu.

Müzik kutusunu yeniden kurmadım. Kuramadım değil.

Belki bir gün yeniden kurarım. O zaman aynı ezgiyi, bugün duymadığım bir yerinden dinlemek de mümkün.

Zarfı saçlarımın arasına bırakıyorum. Kâğıdın köşesi tenime değiyor. Belki bugün onu hiç açmadım, yalnızca elimde tuttum.

Mektubun sonunda biraz yer bıraktım.

Annemin söylediği şarkının başını hatırlayan biri olabilir.

Aydın Adrian Bahar

Rüya Çevik'i Instagram'da Takip Et →