Rüya Çevik
Gölgelerin boyumuzu aştığı bir saatte, iki adres arasında.
Botlarımı bağlarken elbiseye yakışmadıklarını biliyordum. Bugün yola yakışmaları yetiyordu. Kapıyı çekip çıktığımda kimse arkamdan seslenmedi. Sitem değil bu. Yıllardır ilk kez eşikte, gidişimin önüne özenle bırakılmış bir kaygı yoktu. Nereye gittiğimi soran olsa, söyleyecek hazır bir cümlem de yoktu. Belki de ilk defa bir cevaptan önce ben hazırdım çıkmaya.
Çıkarken sandalyeyi masaya yaklaştırdım. Evde kimse yoktu. Yine de arkamdan geçecek birine yer bırakıyordum. Botlarımın taşta çıkardığı sesi bir süre arkamdan gelen birinin adımları sandım. Köşeye varmadan bir kez dönüp baktım. Ürpermedim. Sadece hikâyelerin o kısmını hep fazla ciddiye almışım. Kaderi zaten, beni benden iyi tanıdığını iddia eden uzak bir akraba gibi severim. Bayramlarda elini öperim, sözünü dinlemem.
Geçen gece açtığım pencereden görünen sokağa indim bugün. Yukarıdan bakarken gitmenin kendine ait bir yönü var sanıyordum. Aşağıda, kapının iki yanında da bildiğim yol uzanıyordu. Sağa döndüm. Bir karar verdiğimi ancak eteğim bacaklarıma dolanınca hissettim. Sabah onardığım yer tenimde kendini hatırlatıyordu. Şimdi yürüdükçe o küçük dikiş dizime değiyor, beni bulunduğum yere çağırıyordu.
Elbisemin mavi parçasının eskiden daha koyu olduğunu biliyorum. Sarı olanın ilk rengini hatırlamıyorum. Birbirlerinin yanında solmuşlar. Hangisinin hangi zamana ait olduğunu ayırmak zor. Üzerimde her şey aynı yaşta görünüyor. Oysa bir yerinde çocukken sakladığım bir öğleden sonra, başka bir yerinde artık yüzünü tam seçemediğim biri var. Onun söylediği bir sözü hatırlıyorum da sesini bulamıyorum. Bu eksiklikten utanarak yürüdüm biraz. Unutmak, sevmiş olduğum insana arkasından yaptığım bir şeymiş gibi geldi.
Duvarda gölgem benden büyüktü. Saçlarımın toplandığı yerden gölgemle bütünleşiyor gibiydim. Gölgemin içinde bir gece ve o gecenin içinde çocukluğumdan beri oynamayı bırakmadığım evcilik hayallerim barınıyordu. Bu saatte herkesin gölgesi boyundan uzun düşer. Benimkisi gecelerin uzunluğu gibi.
Orada hep bildiğim ev vardı. Penceresi yanıyordu. Gerçekte hiç oturmadığım hâlde, hangi tahtasına basınca ses çıkacağını bildiğim ev. İçine eşya yerleştire yerleştire yıllar geçirmiştim. Bazen bir akşamımı orada geçirdiğim için burada hiçbir şey yapmamış olduğuma şaşırıyordum.
İlk düşündüğümde o evde büyük bir masa vardı. Üzerinde yazdıklarımı akşam yemeği için kaldırmam gerekmeyecekti. Sevdiklerimle bu evde yaşadığımı hayal ederdim. Pencerenin yanındaki sandalyeyi de onlara ayırırdım. Ben nerede oturuyordum? Bu akşam hatırlamaya çalıştım. Evin bütün ayrıntıları yerindeydi, fakat kendimi hep bir şeylere yetişirken görüyorum. Bunu kimse benden istememişti. Hayal kurarken de insanın eli alıştığı yere gidiyormuş.
Yine de o sandalyede oturmasını istediğim kişiyi özlüyorum. Bunları yazınca özlemimin azalacağını sanmıştım. Birlikte güleceğimiz şeyler olacaktı. Bana masada yer açacağı akşamlar da. Yaşanmamış olanı bu kez tersinden düzeltmeye, gidemediğim yerin kötü bir yer olduğuna inanmaya çalıştığımı fark ediyorum. Kendimi dışarı çıkarabilmek için evin bütün camlarını kırmam gerekmiyor. İçerisi güzeldi. Orada yaşayamadım. Bu iki cümleyi yan yana bırakmak, sandığımdan uzun sürüyor.
Hayalimdeki evin aşağısında su vardı. Kıyıya yakın, boş bir sandal. Ona her bakışımda bir yolculuk düşündüğüm için, bir süredir küreklerin nerede olduğunu merak etmediğimi fark ettim. Gitmek üzerine ne kadar çok şey biliyordum. Akıntı üzerine hemen hiçbir şey.
Düşlediğim sandık kapalıydı. İçindekileri biliyor muyum, yoksa onu her düşündüğümde başka şeyler mi koyuyorum, emin değilim. Eski davet mektubu bu sabah masanın üzerindeydi. Sandığı düşünürken onu da orada sandım. Demek aynı kâğıdı, yerinden kaldırmadan birkaç yerde birden saklayabiliyorum. Gaz lambasının ışığı kapağın bir kenarına vuruyordu. Çocukken uykum gelmesin diye baktığım ışıklara benziyordu. O zamanlar büyüklerin konuşması ben uyuyunca asıl yerine varacak sanırdım. Şimdi de içimdeki odayı bırakınca bir şey başlayacakmış, yıllardır beklediğim şey tam ben çıktıktan sonra olacakmış gibi geliyor. Sandığımı da hiç açmadım. Açmadıkça içinde bir "henüz" kalabiliyor.
Çocukken kırılan oyuncaklarımın parçalarını bir kutuda saklardım, bir gün onarılacakmış gibi. Yapamadıklarım yanımda taşıdıkça, yapacakmışım gibi duruyordu. Hayallerim beni hiç hayal kırıklığına uğratmadı. O işi her seferinde hayata bıraktılar. İş bölümüne saygım var. Yine de üzgünüm. Bunu bir kez, süslemeden yazmak istedim.
Bir yere ait olmak derken aklıma hep anahtar geliyor. Bir kapıyı kimseyi uyandırmadan açabilmek. Oysa anahtarımın olduğu evlerde de bazen çantamı kucağımda tutarak oturdum. Kimse kaldırmamı istemedi. Ne kadar kalacağımı soran da olmadı. Ben yine de eşyalara fazla alışmamaya çalıştım. Şimdi bütün eşyalarını kendi seçtiğim bu evde, aynı çantayı neden hâlâ yere bırakamadığımı düşünüyorum.
Kaldırımda yürürken karşıdan iki kadın geldi. Konuşabilmek için adımlarını birbirlerine uyduruyorlardı. Yanımdan geçerlerken biri ötekinin kolundaki ipliği aldı. Konuşmaları kesilmedi. O küçücük hareketi, sonra dönüp buraya yazacak kadar kıskandım. İçimdeki evde bile insanlar birbirilerine böyle dokunamıyordu.
Şimdi bunları yazarken sandalyede oturuyorum. Çıkmadan önce masaya yaklaştırdığım sandalyede. Elbisemin eteği dizlerimde toplanmış; sertleşen dikişi parmaklarımla yokladım. Yarın biraz gevşetmem gerekecek. Sayfanın başına dönüp baktım. Evden çıkarken arkamdan geçsin diye yer bıraktığım kimse gelmemiş. Masada dirseklerimi biraz açtım. Lambayı kendime yaklaştırdım.
İçimdeki kadınlar hâlâ anlaşamıyor. Giden, kalan, pencereyi açmak isteyen. Bu sabah hangisinin yürüdüğünü sormadım. Belki hiçbiri. O şarkının başını ve sonunu hala hatırlayamadım ama yol için ortası yetiyor.
Aydın Adrian Bahar